SÜRDÜRÜLEBILIR BIR DÜNYAYA DOĞRU: KÜRESEL GÜNDEM VE TÜRKIYE

İKV  YAYININDAN ALINTI:

Sürdürülebilirlik ile ilişkili olduğu belirlenen sekiz küresel endeksin yapılarının incelenmesi ve ülke karşılaştırmaları sonucunda
konumu ortaya konulmuştur. Türkiye’nin sıralaması ve hangi ülke grupları ile aynı düzeylerde, hangi ülkelere göre
daha düşük performansa sahip olduğu gösterilmiştir. Özellikle AB ülkeleri ile karşılaştırmalara mümkün olduğunca yer
verilmiştir. Böylece, Türkiye’nin küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı yürütülen çabalar ile genel ve insani gelişmişlik
düzeylerinde eksik-zayıf yönleri ve güçlü olduğu göstergeler 2016 ve 2017 yıllarına ait güncel raporlar üzerinden değerlendirilmiştir.
Kapsama alınan sekiz endeks:
1. İnsani Gelişmişlik Endeksi
2. Küresel Rekabet Endeksi
3. Küresel Riskler Raporu
4. Çevresel Performans Endeksi
5. İklim Değişikliği Performans Endeksi
6. Küresel İklim Risk Endeksi
7. Sürdürülebilir Toplum Endeksi
8. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri
olup, her biri için detaylı inceleme ve sonuçlar Bölüm 2’de anlatılmıştır. Bu incelemelerden çıkarılabilecek genel sonuca göre, Türkiye’nin tüm endekslerde dünya ortalaması (yaklaşık 140-170 arasında değişen ülke sayısı) civarında kaldığı, AB ülkeleri ile yapılan kıyaslamalarda ise grubun altında yer aldığı görülmektedir. Özellikle iklim değişikliğine yönelik politikalarda eksik kaldığı ifade edilmekte, yeni enerji yatırımlarında ise fosil yakıtlara dayalı tesis girişimleri eleştirilmektedir. İnsani Gelişmişlik ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri endekslerinde de “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinde yer almaktadır. Bu bağlamda, küresel ölçümlerde bulunan boyut ve göstergeler bazında ülkemizin epey yol alması gerekmektedir.
İklim hareketinin en önemli iki unsuru sera gazı emisyonlarının azaltımı ve enerji yönetimidir. İnsan faaliyetleri sonucunda atmosferdeki sera gazlarının miktarı, özellikle endüstri devriminden beri artmaktadır. Atmosferde giderek artış gösteren sera gazı konsantrasyonları, küresel ısınmanın ana nedeni olarak kabul edilmektedir. Gelecekte daha sık ya da daha şiddetli ortaya çıkacak aşırı hava olaylarına neden olabilecek iklim değişikliğinin tetikleyicisi sera gazlarıdır ve konsantrasyonlarının çevresel denetim altına alınması gerekmektedir.
Sera gazı konsantrasyonlarını azaltarak küresel ısınmaya karşı mücadele amacıyla gerçekleştirilen en önemli uluslararası çabalardan biri, sera gazı emisyonları için bir sınır değer oluşturan Kyoto Toplantısı’dır. Kyoto Protokolü’nün sonuçlarına dayanarak, 2015 yılında Paris İklim Konferansı düzenlenmiştir. Konferans sonucunda ana amacı küresel ısınma seviyesini
2°C’nin altında tutarak iklim değişikliğinin risklerini ve etkilerini azaltmak olan Paris Anlaşması kabul edilmiştir. Aynı zamanda ülkeler uzun vadeli bir hedef olarak bu artışı 1,5°C ile sınırlandırmak konusunda ortak bir karara varmışlardır. CO2 eşdeğeri olarak 2015 yılı toplam sera gazı emisyonu 1990 yılına göre %122 artış gösteren Türkiye, Temmuz 2017 itibarıyla
henüz Paris Anlaşmasını imzalamamıştır. Türkiye’nin bu konuda, tutarlı uyum politikaları geliştirmesi, sera gazı emisyonları azaltım hedefi koyması ve ayrıca yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği alanlarındaki yatırımları desteklemesi gerekmektedir.
Doğanın ve ekolojik dengenin korunması ve iklim değişikliğinin durdurulması, yeni nesillere temiz ve güçlü bir gelecek bırakabilmek adına, ülkeler için yadsınamaz öneme sahiptir. Bunun için tüm ülkelerin ortak kararlar alıp, bu kararlar doğrultusunda da kendi paylarına düşen sorumlulukları biran önce yerine getirmeleri gerekmektedir. Sera gazlarının azaltımında, en çok üzerinde durulması gereken enerji konusudur. Enerjinin gerek üretimi gerek tüketiminde,
tercihlerin yeni yeşil enerjiler arasından yapılması ve tüketim miktarlarında tasarrufun sağlanması ve enerjinin verimli kullanımı öne çıkan başlıklardır.
Karbon emisyonlarını azaltacak, sürdürülebilirliği sağlayacak ve Paris Anlaşması ile belirlenen küresel iklim hedeflerine
ulaşacak şekilde enerji politikasının dönüşümünde yenilenebilir enerji son derece önemli bir rol oynamaktadır. Dünya ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere küresel enerji talebindeki artış, yenilenebilir enerji teknolojilerinin maliyetlerinin düşmesi ve daha rekabetçi hale gelmesi, izlenen kararlı politika hedefleri, enerji arz
güvenliği ve çevreyle ilgili artan endişeler yenilenebilir enerjinin gelişmesinde ve yaygınlaşmasında en önemli etkenlerdir.
Günümüzde küresel ölçekte önemli anlaşmalarda ve toplantılarda yenilenebilir enerjinin giderek daha fazla yer aldığı görülmektedir.
G7 ve G20 zirvelerinde yenilenebilir enerjiye erişimin artırılması ve enerji verimliliğinde ilerleme kaydedilmesi konularında verilen taahhütler, BM Genel Konseyinin “Herkes için Sürdürülebilir Enerjiye İlişkin Sürdürülebilir Kalkınma

Hedeflerinin” kabul edilmesi ve belki de en önemlisi Paris Anlaşması’nın kabul edilmesiyle 195 ülkenin küresel ısınmayı 2OC altında tutma hatta 1,50C ile sınırlama konusunda uzlaşmaya varması neticesinde INDC’lerini sunan 189 ülkeden 147’sinin belgelerinde yenilenebilir enerjiye yer vermesi bunun en somut göstergelerindendir.
Veriler 2015 yılından itibaren dünyadaki toplam enerji tüketiminin %19,3’ünün yenilenebilir kaynaklardan üretilen enerjiden sağlandığını göstermektedir. Yenilenebilir enerjide en fazla kapasite artırımının olduğu yıl, ilave 161 GW yenilenebilir enerji kapasitesi ile 2016 yılı olmuştur. Bu yeni kapasitenin önemli bir kısmı rüzgar enerjisi ve güneş panelleri (solar PV) kaynaklıdır.
Yenilenebilir enerjilerin toplam enerji tüketimindeki payının artmasına paralel olarak bu alanda yapılan yatırımların da arttığı görülmektedir. Son beş yılda yenilenebilir enerji kapasitesine yapılan yatırımlar, kömür ve doğal gaz kapasitesine ayrılan yatırımların neredeyse iki katına ulaşmıştır. Yenilenebilir enerji alanındaki yatırımlar büyük oranda güneş enerjisine
yapılmaktadır. Güneş enerjisini rüzgar enerjisi yatırımları izlemektedir. Nitekim 2016 yılında yenilenebilir enerjiye yapılan küresel yatırımların 241,6 milyar dolar olarak gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Ayrıca son 7 yıl içerisinde yenilenebilir
enerjiye ve yakıtlara yapılan yatırım yıllık ortalama 200 milyar doları aşmıştır.
Artan yatırımlarla birlikte, yenilenebilir enerji alanında giderek daha fazla kişi istihdam edilmektedir ve toplamda yaklaşık 10 milyon kişilik bir istihdam mevcuttur. İstihdam büyüklüğü bakımından, yenilenebilir enerjiler alanında tıpkı yatırımlarda
ve üretimde olduğu gibi güneş ve rüzgar enerjisi ilk sırada yer almaktadır. 2016 yılı sonu itibarıyla 176 ülke ulusal, bölge ya da eyalet düzeyinde yenilenebilir enerji hedefleri koymuştur. Bunlardan
150’sinin toplam enerji üretiminde yenilenebilir enerjinin payına ilişkin hedefleri mevcuttur. Isıtma ve soğutmada yenilenebilir enerji kullanımına ilişkin sadece 47 ülke hedef belirlerken, 41 ülkede ulaştırmada yenilenebilir enerji kullanımına ilişkin hedef bulunmaktadır.
Yenilenebilir enerji hedeflerinden belki de en bilineni 20/20/20 diye özetlenen AB’nin 2020 yılında toplam enerji tüketiminde yenilenebilir enerjinin payını %20’ye yükseltme hedefidir. 2015 yılında açıklanan Enerji Birliği kapsamında AB, yenilenebilir enerjide dünya lideri olma, yeni nesil teknik açıdan gelişmiş ve rekabetçi yenilenebilir enerji için küresel merkez haline gelme hedefini benimsemiştir. Bu amaç doğrultusunda 2030 yılı için belirlenen yenilenebilir enerji hedefi %27’dir.
Türkiye’nin mevcut enerji stratejisinin bir parçası da yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji arzı içerisindeki payını artırmaktır.
Bunun temel sebeplerinin başında ülkemizin ithal enerjiye olan bağımlılığını azaltmak ve enerji arz güvenliğini sağlamak gelmektedir. Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılı için belirlenen 2023 hedeflerinden birisi de ülkemizdeki elektriğin %30’unun yenilenebilir kaynaklardan üretilmesidir. Bu çerçevede yenilenebilir enerji alanında yapılan yatırımlar 2015 yılında bir önceki yıla kıyasla %46 artışla 1,9 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’nin yenilenebilir enerji alanında
yatırımları artırmasının olumlu etkisi ithal enerji bağımlılığının azaltılmasıyla sınırlı değildir. Bu durum Türkiye’nin Paris
Anlaşması kapsamındaki ulusal yükümlülüklerini yerine getirmesine de katkı sağlayacaktır.
İklim değişikliği, çevresel, ekonomik, sosyal ve güvenlik boyutları ile çağımızın en önemli sorunudur. Küresel ölçekte tüm ülkelerin tek ortak konusu olan bu sorunun çözümüne yönelik çalışmalar 1970’li yıllardan itibaren başlamıştır. O günlerden
bu yana iklim değişikliği ile mücadeleyi ilgilendiren önemli sözleşmeler imzalanmıştır. 1992 yılında kabul edilen üç önemli sözleşmeden biri olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ve Sözleşmenin 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilen Kyoto Protokolü iklim değişikliği ile mücadelede kullanılan kuralları içermektedir. Ancak Kyoto Protokolü, amacı
doğrultusunda tam anlamıyla uygulanamamıştır. Aralık 2015’te kabul edilen ve Kyoto Protokolü’nün yerine geçecek olan Paris Anlaşması 195 ülke tarafından imzalanmış, 2017 yılının ilk yarısı itibarıyla ise 197 ülkenin 153’ü tarafından resmen onaylanmıştır. Kyoto Protokolü’nden alınan dersler ve daha da önemlisi IPCC tarafından iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinin
hissedilir boyutlara ulaştığının belirtilmesi sonucunda, özellikle imza sayısı ve onay sürecini tamamlayan ülke sayısı açısından, Paris Anlaşması son derece anlamlı bir süreci başlatmıştır.

Endüstri 4.0 Tarım Sektörünü Nasıl Etkileyecek?

Endüstri 4.0 Tarım Sektörünü Nasıl Etkileyecek?

Gerek sağladığı gelir, gerekse ekonomik istihdamdaki payı ile tarım sektörü ülkemiz için önde gelen sektörler arasında bulunuyor. Endüstri 4.0’la gerçekleşen dijital dönüşüm, küresel ölçekte tarımda verimlilik ve istihdamda değişime neden oluyor. Bu yazımızda Endüstri 4.0’ın tarım sektörüne etkilerini inceledik.

0

12NİS

McKinsey Global Institute tarafından yapılan son araştırmalar, herhangi bir endüstriyel sektöre kıyasla tarım sektörünün en düşük dijital penetrasyon oranına sahip olduğunu gösteriyor. Verimlilikte ve yeni hizmetlerin eklenmesinde tarım sektörü çok geride kalsa da vakit kaybetmeden tarımda dijital dönüşümü hızlandırmak gerekiyor.

Tarım endüstrisi önümüzdeki birkaç on yıl içinde her zamankinden daha önemli hale gelecektir. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün geçmiş yıllardaki raporuna göre 2050’de artan Dünya nüfusunun gıda ihtiyacını karşılamak için 2006’dan bu yana %70 daha fazla yiyecek üretmek zorundayız. Bu talebi karşılamak için çiftçiler ve tarım şirketleri daha fazla ve daha verimli üretebilmek için başta nesnelerin interneti olmak üzere Endüstri 4.0’ın çözümlerine yönelmek zorunda kalıyor.

Teknolojik inovasyon, tarım içim yeni bir kavram değil. Taşınabilir aletler bundan yüzlerce yıl önce bir standart haline geldi. Sanayi devrimleriyle birlikte kimyasal gübreler, traktörler hatta uydu görüntüleri tarımda kullanılmaya başlandı.  Tarımın bir sonraki seviyeye geçmesi ise nesnelerin internetiyle gerçekleşiyor. Çiftçiler arasında yaygın hale gelen akıllı tarımda drone’lar ve sensörler sayesinde yüksek teknolojili tarım hızla artış gösteriyor. Tarımdaki nesnelerin interneti (IoT) uygulamalarının, önümüzdeki yıllarda çiftçilerin dünya gıda taleplerini karşılamasına nasıl yardımcı olacağını aşağıda özetledik.

Yüksek Teknolojili Çiftçilik: Hassas ve Akıllı Tarım

Çiftçiler, günlük işlerinin verimliliğini artırmak için bazı yüksek teknolojili tarım teknikleri ve teknolojileri kullanmaya başladılar. Örneğin; tarım alanlarına yerleştirilen sensörler, çiftçilerin bölgedeki topografya ve kaynakların yanı sıra toprak asitliği ve sıcaklık gibi değişkenleri ayrıntılı bir şekilde elde etmelerini sağlıyor. Önümüzdeki günler ve haftalar boyunca hava koşullarını tahmin etmek için iklim tahminlerine de erişebiliyorlar.

Çiftçiler akıllı telefonlarını, bitkilerini ve canlı hayvanlarını uzaktan izlemek için kullanabilir ve aynı zamanda hayvanlarını besleme ve üretme konusunda istatistikleri derleyerek gelecek tahmininde bulunabilirler.

Somut bir örnek olarak, John Deere (tarım ekipmanlarının en büyük isimlerinden biri) traktörleri artık internete bağlamaya başladı ve çiftçilerin ürün verimleri hakkındaki verileri görüntülemek için bir yöntem yarattı. Akıllı arabalara benzer şekilde, şirket kendi kendine çalışan otonom traktörlere öncülük ediyor; bu da çiftçileri diğer görevleri yerine getirmek için serbest bırakıyor ve verimliliği artırıyor.

Tarımın Geleceği: Nesnelerin İnterneti, Sensörler ve Drone’lar

Nesnelerin internetine yönelik bir diğer uygulamada ise ekilen toprağın sıcaklık değerleri anlık olarak takip edilerek tarım ürününün ekme, sulama, toplama işlemi hakkında daha verimli karar verilebiliyor. Aşağıdaki görselde görüldüğü gibi toprağa çakılı bir kazık üzerinde 4 farklı seviyede sıcaklık sensörü bulunuyor. Bu sensörler, bulundukları seviyenin sıcaklık değerlerini sensör kutusuna gönderiyor. Sensör kutusundaki veriler cloud’a yüklenerek akıllı telefon aracılığıyla bu verilere anlık olarak ulaşılabiliyor.

Akıllı ve hassas tarım, tarım dünyasında teknolojinin daha çok kullanılmasında öncü olabilir. Business Insider’ın premium araştırma hizmeti olan BI Intelligence, tarım dünyasındaki IoT cihazlarının 2015 yılında 30 milyon iken 2020 yılında 75 milyona yükseleceğini ve bunun da yıllık %20 büyüme oranına ulaşacağını öngörüyor.

Nesnelerin interneti ile bir çiftlik IoT platformu yapan OnFarm, normal standartlardaki bir çiftliğin 2050 yılında günde ortalama 4,1 milyon veri puanı üretmesini bekliyor. Ayrıca, OnFarm yaptığı bir çalışmada Endüstri 4.0’ın çözümleriyle ortalama bir çiftlik için verimin %1,75 arttığını, enerji maliyetlerinin dönüm başına 7$-13 $ düştüğünü ve sulama için su kullanımının %8 oranında azaldığını belirledi.

 

“Tarımda verimliliği en üst düzeye çıkarmak için tarımdaki büyük verilerin toplanması ve analiz edilmesi gerekmektedir.”

 

Kaynak:

► businessinsider